Türk Edebiyatında gerçek edebi tenkidin, Tanzimat’tan sonra başlamış olduğunu söylemek gerekir. Gerçekten, Tanzimat’tan önce, edebi tenkide ait eserler İslami edebiyatın yalnız yazı tekniğinden bahseden eserlerden ibarettir ve bunlar, çoğunlukla, Arap ve Acem Edebiyatlarında daha önce konulmuş kaideler hakkında bu dillerde yazılmış kitaplardan çevrilmiştir.

 Batılı bir Türk edebiyatının kurulmasına başlandıktan sonra, zamanla, karşılaşılan ve çözülmesi gereken bazı mühim meseleler üzerinde bir düşünme, açıklama ve tenkid dönemi de başlamış oldu. 1860’dan sonra Batı kültürü ile temas kuran ve Türk edebiyatını modernleştirmeye çalışanların aydınlara açıklayıp anlatmak ve onları inandırmak durumunda bulundukları ilk konu, Divan edebiyatının artık ortadan kalkmasındaki zaruretti. Onlara göre bu edebiyat, “son derece kaideci, sanatçının kişiliğini boğan, söz oyunlarını ön planda tutan, duyguları, hayal ve düşünceleri ifade unsurları ile klişeleşmiş, hayatla ve gerçekle ilgisiz, devrini tamamlamış, skolâstik karakterde” bir edebiyattı. Bu durumu ile artık tarihe karışmak ve yerini çağdaş kuruluştaki bir edebiyata terk etmek zorunda idi. Kurulacak olan yeni edebiyata genç nesilleri alıştırmak için önce, onları Divan edebiyatından soğutup uzaklaştırmak şarttı. Bu sebeple, Tanzimat edebiyatının ilk döneminde bütün tenkidler, Divan edebiyatının esasları ve özellikleri üzerinde toplanır. Kurulacak yeni edebiyat yapısı için adeta bir “alan açma” şeklinde olan bu tenkidler, Ziya Paşa ile Namık Kemal tarafından yöneltildi. Ziya Paşa, Hürriyet’te çıkan Şiir ve İnşa (1868, Sayı: 11) makalesinde, Divan Edebiyatına şiddetle hücum ederek onu ”gayr-i milli ve suni” olmakla suçlar ve asıl Türk edebiyatının Halk edebiyatı olduğunu iddia eder. Fakat gençliğinde divan edebiyatı kültürüyle yetişmiş ve onun zevkini almış olan Ziya Paşa, bu tenkitleri inkılâpçı düşüncelerinin baskısı altında yani bir edebiyat inkılâpçısı sıfatıyla yaptığı ve duyguları bakımından Divan Edebiyatına bağlı bulunduğu için, Harabat’a (1874) yazdığı önsözde bu iddianın aksini ileriye sürmekte de tereddüt etmemiştir.

Buna karşılık, İnkilapçı karakterini hiç bırakmayan Namık Kemal, kendi zevk ve alışkanlıklarını bir yana iterek, Divan Edebiyatı hakkındaki düşüncelerinde sonuna kadar direnmiştir. 1866’da Tasvir-i Efkar’da çıkan “Lisan-ı Osmaniye’nin Edebiyyatı hakkında bazı mülahazatı Şamildir.” Adlı uzun makalesinde ileriye sürdüğü Divan Edebiyatı hakkındaki küçültücü düşüncelerini, Harabat’ı tenkid maksadıyla yazdığı Tahrib-i Harabat (1876) ve Takib (1886) adlı eserlerinde daha şiddetle savunur. 

Aynı yazarlar, gerek Divan edebiyatı alışkanlıklarının giderilmesini hedef tutan yazılarında ve gerekse doğrudan doğruya yeni edebiyatın esaslarını açıklayan ve savunan yazılarında, Batı edebiyatı hakkında da gerekli bilgileri vermekte idiler. Namık Kemal, Mukaddime-i Celal (1883) de, Bahar-ı Daniş (1885) adlı tercümesinin ve İntibah (1876) ‘ın önsözlerinde, tiyatro hakkındaki makalelerinde ve sonradan bulunup Necmeddin Halil Onan tarafından bastırılan Namık Kemal’in Talim-i Edebiyat Üzerine Bir Risalesi (1950) adlı eserinde Batı edebiyatına dair görüşlerini açıkladığı gibi; Ziya Paşa da Mukaddime-i Harabat’da, Doğu ve Batı edebiyatlarını karşılaştırarak, “değişik milletlerin edebiyatlarındaki ayrılıklarda tabiat ve sosyal çevre faktörlerinin tesiri bulunduğu” gibi, henüz Batıda da çok yeni olan görüşler ileriye sürer. Bu Eski-Yeni, Doğu- Batı mücadelesi, Tanzimat devrini aşıp, Servet-i Fünun Devrine de geçecek ve ancak 1899 yılında Batılı Türk edebiyatının kesin zaferi ile bitebilecektir. 

Tanzimat Devrinin başlıca münakaşa konularından biri de, yeni edebiyatın dili meselesidir. Şinasi’nin Terceman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar gazetelerinin ilk sayılarına yazdığı önsözlerle Ziya Paşa ve Namık Kemal’in yukarıdaki makale ve eserleri bu mesele hakkındaki görüşlerini de belirtir. 

Fransız edebiyatı ile temaslar arttıkça, bu edebiyattan çevrilen eserler ve onların yazarları hakkında bazı inceleme ve tenkidler de görülmeye başlamıştır. Ayrıca batılı edebi türler ve akımlar üzerinde de zaman zaman münakaşalar yapılmıştır. 1880- 1886 yılları bu münakaşalar bakımından, çok hareketlidir. Ahmet Midhat- İsmail Hakkı- Beşir Fuad – Nabi-zade Nazım arasında roman üzerine yapılan bu münakaşalardan başka, eski ve yeni edebiyat üzerindeki mücadelede aynı tarihlerde en şiddetli safhasına girmiştir. Bu safhanın en gürültülü çatışması ise, Recaizade Ekrem ile Muallim Naci arasında, şiir dili ve nazım tekniği üzerine yapılan ve ancak hükümetin araya girmesiyle kapanmış olan münakaşadır. (1886) Naci, Ekrem’in edebi görüşlerine karşı Saadet gazetesinde çıkan cevaplarını “Demdeme” (1886) adıyla ayrıca yayımladı. Naci’nin tenkide dair eserleri arasında, bazı makalelerini toplayan “Yazmış Bulundum” (1884), Terceman-ı hakikat’in edebi sütununda genç şairlerin gönderdikleri şiirleri Muallim imzasıyla düzelten yazılarını taşıyan “Muallim” (1886) ve edebi kaide, terim ve şekiller hakkında bilgi veren “Istılahat-ı Edebiyye” (1891) kaydedilebilir. 

Naci’nin eski yazı kaidelerine dayanan ve yalnız gramer ve sentaks yanlışlıklarını belirten basit tenkit metodunun yanında, Ekrem, tamamıyla batılı bir metoda sahiptir. Yazı kaidelerinden bahseden Doğu eserleri ile yetinmeyerek, Batıdaki edebiyat tekniklerine ait eserlerden de faydalanmak suretiyle yazdığı Talim-i Edebiyyat (1879), bu devirde avrupai Türk edebiyatının esaslarını açıklayan en mühim eser olduğu gibi; 3. Zemzeme’nin (1885) önsözü, Takdir-i Elhan (1886) , Pejmürde’deki bazı parçalar ve Takrizat’da onun sanat ve şiir hakkındaki dikkate değer düşüncelerini açıklarlar. 

Bu durumu ile Tanzimat devrinde tenkid daha çok, Doğu- Batı edebiyatlarının mücadelesini mihver yapan, Divan Edebiyatı için yıkıcı ve avrupai Türk edebiyatı için de yapıcı bir karakter göstermektedir.

Tanzimat Döneminde Eleştiri Anlayışı

Posted on

8 Aralık 2012 Cumartesi

Leave a Reply