ŞİİR DÜNYASI
İlk şiirini 1901’de Mecmua-i Edebiyye’de yayımlayan Ahmed Haşim’in, bu tarihten 1908’e kadar devam eden safhada en çok beğendiği şairler Hamid, Muallim Naci, Fikret ve Cenab’dır. Bu süre içinde bir yandan da çağdaş Fransız şiiri ile temasa geçen şair, yerli tesirlerden hızla sıyrılarak, 1908’den sonra yeni bir şahsiyetle ortaya çıkar. 1905-1908 tarihleri arasında yazdığı Şi’r-i Kamer serisi(Piyale), hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkati çekmekte ve beğenilmekte gecikmedi. 1909’da Fecr-i Ati’ye ilk girenler arasındadır. Yeni bir edebi nesil olarak tutunmak için harcanan ortak çabalar sırasında, o da hücumlarını Edebiyat-ı Cedide’nin en şöhretli şairi Tevfik Fikret’e yöneltmişti. 1911’de yayımlanan Göl Saatleri adlı şiirler dizisi ile, ününü daha da genişletti.
Fecr-i Ati Encümeni dağıldığı zaman bir değer olarak ortada kalanlardan biri olan Ahmed Haşim, başka bir edebi topluluğa katılmış değildir. Başkalarından ayrılan değişik yapıdaki şiirinin ana özelliklerini, önce “Şiirde Mana ve Vuzuh” adı ile yayımladığı ve sonra da Piyale’ye önsöz yaptığı "Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar" makalesinde açıklar. Bu açıklamaya göre: Şiirin asıl özelliği duyulmaktır. Şiirin dili, musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır. Yani bu dil, bir açıklama vasıtası olmaktan ziyade, bir telkin vasıtasıdır. Şiirde musiki anlamdan önce gelir. Bu bakımdan kelimeler, şiire, anlam değerlerinden çok, musiki değerleri ile girerler. Şiirin anlam bakımından açık olması zaruri değildir. Şiir bir terennümdür. Şiirin doğduğu yer şuur altıdır. Konu ise, sadece terennüm için bir vesiledir.
Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralarda geniş ve akıcı bir telkin kabiliyeti arayan ve şiirin kaynağını şuur altında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında yakınlıklar vardır. Ancak, sembolist şiirin esas unsuru olan sembol Haşim’in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı anlaşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakımdan, Haşim’i sembolist bir şair olarak kabul etmek çok güçtür. Öte yandan, “Şiir ne kadar ölçülemeyene yaklaşırsa o kadar şiir oluyor.” Diyen Haşim bu sözü ile saf, öz şiire yönlenmiş olur. Ancak bu hususta örnek olarak gösterebildiği tek şiiri (Bir Günün Sonunda Arzu) bulunduğuna göre, bu şiir anlayışına da fazla bağlanmış olduğu söylenemez. Haşim’in şiirine en uygun anlayış tarzının, empresyonizm olduğu kabul edilebilir. Gerçekten, şiirlerinde, dış aleme ait gözlemlerinin iç alemde yarattıkları izlenimleri aksettirmesi, bu anlayış tarzının açık delilidir. Göl Saatlerinin küçücük ve manzum mukaddimesi de, empresyonizmin özlü bir ifadesinden başka bir şey değildir.
Haşim’in şiirlerinde hakim olan temalar, çocukluk anıları, aşk ve tabiattır. Çocukluğunu Dicle kıyılarının romantik atmosferi içinde, bir babanın sertliği ile hasta bir annenin şefkati arasında geçiren şair, daha küçük yaşlarda, hasta bir hassasiyete sahipti. Annesini kaybettikten sonra İstanbul’a getirilince, yatılı bir okulun yabancılarla dolu çevresinden büsbütün ürkerek, şiddetli bir içe kapanışa kapıldı. Şairi bütün ömrünce bırakmayan bu içe çekiliş, şiirlerinde de realiteden kaçış şeklinde kuvvetle görülür. Yaşanılan hayattan uzak ve tamamıyla hayali bir aleme sığınma isteği, bir çok manzumelerinde yer alır. Onun daha çok ilk şiirlerinde sığındığı başka bir alemde, annesinin şefkati ile dolu olan, çocukluğudur. Realiteden kaçarak hayalinin yarattığı ve incitici her türlü unsurdan uzak bir alemde yaşayan şairin sevebileceği kadınlar da, bu alemin atmosferine uygun vasıfta, hayali yaratıklardır. Peyzajları da tamamıyla, yine muhayyile de şekillenen tabiat manzaralarıdır. Dış aleme ait her izlenim, onun hayalinin en güzel renkleri ile boyanarak karşımıza çıkar. Böyle bir peyzajcı olarak Haşim, fevkalade başarılıdır. Şiirlerine aldığı tabiat manzaraları ise sembolistlerin de genelde tercih ettikleri, akşam, gurub, şafak, gece, mehtab, yıldızlar, göller, ormanlar.. gibi duygulanmaya, hayal kurmaya en elverişli olanlarıdır.
Haşim’in şiirleri, dili bakımından iki safhada incelenebilir. 1901-1915 arasındaki birinci safhada dil, Edebiyat-ı Cedide şirinin dilinden tamamıyla farksızdır. Şiir yazmaktan yana 1. Dünya Savaşı sırasında bir durgunluk dönemi geçiren şair, 1921’de tekrar yazmaya başlayınca şiirlerinin dilinde açık bir değişiklik olduğu görüldü. Konuşulan Türkçe’ye doğru çok büyük bir yöneliş gösteren bu değişiklik, arada geçen süre içinde, Milli Edebiyat hareketinin tesirinde edebiyat dilinin uğradığı genel değişiklikle ilgilidir. Göl Saatleri ile Piyale’deki şiirlerin dili arasında yapılacak bir karşılaştırma, aradaki farkı kolaylıkla gösterebilir. Haşim’in üslubunun en önemli özelliği ise taşıdığı büyük telkin gücüdür.
Şiirlerinde çeşitli nazım şekillerini denemiş olan Haşim’in en çok tercih ettiği nazım şekli, ilk olarak Servet-i Fünun şiirinde kullanılmış olan “serbest müstezat” ‘dır. Haşim bu şekli, daha da serbest hale getirerek, Fransız sembolistlerinin kullandıkları serbest nazma tamamıyla benzetmiş oldu. Vezin olarak, sadece aruzu kullandı. Köylü vezni olarak vasıflandırdığı heceyi, musiki bakımından çok yetersiz buluyordu.
Bütün hayatı boyunca 80 kadar şiir yazıp yayınlamış olan Ahmed Haşim bu yazısında ortaya koyduğu tarife, şiirlerinde yaklaşabilmiş midir? Gerçekten de onun birçok şiirleri çeşitli tefsirlere açık kalmıştır. Umumî hatlarıyla bu şiirler psiko-analitik yorumlara muhtaç renkler, müzikalite, derin bir melankoli ve müphemiyet, uzak ve meçhul diyarlar hasreti arzeder. Gölgelenmiş, karartılmış ve silinmiş birer tablo gibidir. Gerçek değil, sadece intiba verilmek istenmiştir. Buna göre Hâşim'in şiiri sembolistlere olduğundan daha fazla empresyonistlere yaklaşmış olmalıdır. Ahmed Haşim'in nesri ise şiirinden çok farklı bir karakter gösterir. Şiirindeki müphemiyete, vuzuhsuzluğa, aşırı santimantalizme ek olarak, nesirde açık, berrak, nispeten sade ve nüktedan bir ifâdesi ve üslûbu vardır. Onun bu tavrı da gerçekte, "Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar" makalesinde nesirden beklediği vasıflara uygun bulunmaktadır. Gerek fıkraları ve edebî tenkitleri (Bize göre ve Gurabâhâhe-i lâklâkan) gerekse seyahat anektodları (Frankfurt seyahatnamesi) kendi nevilerinde muvaffak olmuş ve beğenilmiş nesir yazılarıdır.
AHMET HAŞİM’İN ŞİİRİNİN AYIRICI YANLARI

ETKİLENDİĞİ ŞAİRLER


Haşim’de maziye dönük bağlar oldukça kuvvetlidir. Ama bu bağ sığ ve aşikar değildir. Bu noktada Haşim’in ifade mekanizması ile Şeyh Galib’in üslubu benzerlik gösterir. Bu, üstü kapalı olarak eski üstadın yeni üstada fikir vermiş olması şeklinde düşünülebilir.
Edebiyatı Cedide mensuplarından Tevfik Fikret ise cümle yapısı bakımından ve bazı hayaller itibariyle Haşim’e tesir eder. “Çocukluğumdan beri sevdiğim bir şairdir.” diyerek bahsettiği Cenap Şahabettin; Haşim’in sembolizme meyletmesine sebep olmuştur. Fransız şairlerinden; Baudelaire, Verlaine, Henri de Régnier gibi simgeci şairler severek takip ettiği kişilerdir.
Ahmet Haşim’in yıldızı ne gariptir ki aynı dönemde yaşadığı Yahya Kemal ile hiç barışmamıştır. Bunu şiir anlayışındaki farklılığa bağlamak mümkündür. Yakup Kadri’nin şu cümlesi bu bakımdan önemli bir ipucu olarak kabul edilebilir: “Yahya Kemal bir edebi sistemle onun karşısına çıkıverdiği zaman, Haşim’in gözleri yerinden uğramış ‘Azizim, bu adam şiiri hendeseye sokmak istiyor!’ diye bağırmıştı.” Haşim’in Yahya Kemal’e hitaben yazdığı mektubunda kullandığı ifadeler hayli ilgi çekicidir:
“…Ve hala dostumsun, çünkü biliyorum ki ruhun benim ruhumun cinsindendi, çünkü biliyorum ki bedbahtsın ve mes’ud olmayacaksın, tıpkı benim gibi.”
ŞİİRLERİNDE KULLANDIĞI TEMALAR

Haşim’in ele aldığı konulara gelince; “O Belde” şiirinde geçen “Melali anlamayan nesle aşina değiliz” sözleri Haşim’in şiirlerindeki özü yansıtır. Sosyal çevreye uyum sağlayamayan Haşim bir kaçış içindedir. İlk zamanlarda annesiyle birlikte yaşadığı günlere kaçmıştır. Daha sonra hayallerinde yaşattığı bir beldeye sığınmış; gerçek ile hayalleri arasındaki tezatlar karşısında sık sık ölümü anmıştır. Haşim’in şiirlerinde geçen sözcükler üç ana kümede toplanabilir; Doğa, şairin kendisi ve kadın.
Bunların arasında en geniş yeri doğa tutar. Haşim genellikle kendi ruh halini doğa aracılığıyla yansıtır. Kendi iç dünyasında ‘Ay’ ve ‘Akşam’ kelimelerine özellikle vurgu yapar. Güneşin gerçekleri tüm çıplaklığıyla göstermesinden yakınır. Oysa akşam, tüm çirkinliklerin üstünü örter ve insanı hayale davet eder. Ayrıca renkler Haşim’in şiirlerinde önemli yer tutar. İlk şiirlerinde ve Şi’r-i Kamer’de siyah ve sarı, “Göl Saatleri”nde mavi ve gümüş rengi, Piyale’de ise kırmızı ve gül rengi ağırlıklıdır. Her bir rengi çeşitli ruh hallerinin ifadesi olarak kullanmıştır. Bunlardan ayrı olarak, “Gül, lale, bülbül” gibi Divan mazmunlarını tamamen modern şiire has tablolar içinde verir.

Şairin malzemesi sayılı, temaları ise sınırlıdır. Bu konuda kıyasıya eleştirilmiştir. Bu eleştirilerde gerçek payı olsa da Haşim’in zayıflığı gibi gücü de buradadır. O, bu sınırlı evren içersinde kendini tekrarlamamış, her seferinde değişik bir bileşim kurabilmiştir. Doğayı her zaman ayrı bir renk ve ışık altında gösterebilmiştir. Böylelikle taklitçilikten kurtulmuştur.
ŞİİR HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER
Biz bu satırlarda, şiirde anlam ve açıklığın ne değerde şeyler olduğu hakkında kendi değerlendirme ve kanılarımızı söylemekle yetineceğiz.
Her şeyden önce sunu itiraf edelim ki şiirde anlamdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. Düşünce dedikleri bayağı yorumlar yığını mi, öykü mu, uyaklı yazı mi ve açıklık, bunların sıradan akıllarca anlaşılması mi demektir? Şiir için bunları zorunlu varsayanlar, şiiri tarih, felsefe, söylev ve güzel konuşma gibi bir sürü söz sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asil görünüş ve belirtilerinden seçip tanıyamayanlardır.
Oysa ki şair, ne bir gerçeklik habercisi, ne güzel konuşma yapan bir insan, ne de bir kanun koyucudur. Şairin dili düzyazı gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere oluşmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, kurgulanmış bir dildir. Düzyazıda biçemin oluşumu için zorunlu olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ve düzyazı, bu bakımdan, bir diğeriyle yakınlık ve ilgisi olmayan, ayrı yapılardır. Düzyazıyı doğuran akıl ve mantık, şiiri ise bilinç bölgeleri dışında, gizem ve bilinmezlerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydın sularının ışıkları, ara sıra iç yaşamın ufkuna yansıyan kutsal ve isimsiz kaynaktır.
Şiirin söz ve davranışlarını taklide özenen bir düzyazının sahteliğine, ancak düzyazının açıklık ve anlaşılırlığını eğretileyen gölgesiz bir şiirin hüzünlü çıplaklığı erişebilir. Denebilir ki şiir, düzyazıya çevrilmesi olanaklı olmayan koşuktur.
Şiirde her şeyden önce önemli olan sözcüklerin anlamı değil, tümcedeki söyleniş değeridir. Şairin hedefi, her sözcüğün tümcedeki yerini, diğer sözcüklerle olacak bağlantı ve karşılaşmalardan ve gizemli birlikteliklerden oluşmuş, tatlı, mahrem, uçucu veya sert sese göre belirlenmiş ve farklılaştırılmış tümce uyumlarını, dizenin genel gidişine bağlı kılarak, kaydırılmış ve akışkan, karanlık veya ışıklı, ağır veya hızlı duygulara, sözcüklerin anlamı ötesinde, dizenin müzik kaydırmalarından sınırsız ve etkili bir anlatım bulmaktır.
Sözcük dönüşümleri ve uyum kaygıları arasında anlam güneş tutulmasına uğrarsa ruh onu uyumun tadıyla yerine koyar. Aslında anlam uyumun kulağa üflenmesinden başka nedir? Şiirde konu, şair için ancak mırıldanma ve düşlemelere bir gerekçedir.
Bu tanımın dışında hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı iddia edilebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona şiir diyenler ancak yabancılardır.
Şiirin bir ortak dil olmasını isteyenlerin boş hayaline gerçekleşme olanağı dilemekle birlikte, şimdiye kadar hiçbir büyük şairin, sınırlı bir insan katmanı dışında anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanısındayız.
Abartılmaksızın denilebilir ki, herkesin anlayabileceği şiir, yalnız basit şairlerin işidir. Büyük şiirlerin girişleri, tunç kanatlı sağlamlaştırılmış şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kapıları itemez ve o kapılar bazen yüzyıllarca insanlara kapalı durur.
Şairin anlamlı olmaktan önce daha nice kaygıları vardır ki, onlara oranla anlam ve açıklık, şiirin ancak bilgi sahibi olmayana göre kurulmuş dış yüzünü ve çeperini oluşturur.
Yine de bir dakika için şiirde açıklığın gereği kabul edilse bile, önce açıklığın ne demek olduğunu anlamak gerekir. Hangi türlü zekanın anlayışı açıklığa ölçek kabul edilmeli? Birisi için açık olan bir şiirin diğer birisi için de öyle olması hiç de gerekmez. Zekalar vardır ki evrenin ortasına atılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir; sıkı bilinmezlik ormanları bunların zekalarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan bir anlamın, uçurumdakine geçersiz olması kadar zorunlu ne olabilir? Şair genel dilden ayrılmış, tümceleri yeni anlamlarla zenginleşmiş, her harfi yeni uyumlarla tanınan, tutum ve edası başka bir ölçeğe göre düzenlenmiş, duygu, renk ve düşle dolu kişisel bir dilcik yarattığı andan başlayarak yapıtının açıklığı okuyucuya göre dönüşmeye baslar. Çünkü açıklık, yapıta ait olduğu kadar okuyucunun da zeka ve ruhuna ilişkin bir sorundur. En güzel şiirler anlamlarını okuyucunun ruhundan alan şiirlerdir.
Kısacası şiir kendisine gökten yazı inmişlerin sözleri gibi, çeşitli yorumlamalara uygun bir genişlik ve kapsama sahip olmalı. Bir şiirin anlamı diğer bir anlam olmağa uygun oldukça, her okuyan ona kendi yaşamının anlamını yükleyebilir ve böylece şiir, şairle insanlar arasında ortak bir duygu dili olmak durumunu elde edebilir. En zengin, en derin ve en etkili şiir, herkesin istediği gibi anlayacağı ve bundan dolayı uçsuz bucaksız duyarlılıkları içine sığdıracak bir genişliği olandır. Sinirli ve tek başına bir anlamın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, o belirsiz ve akışkan, sınırı insan duyuşlarının kaynaştığı yeri çeviren şiirin yanında nedir?

Ahmet Haşim Poetikası

Posted on

27 Aralık 2012 Perşembe

Leave a Reply